KALP VE DAMAR SAĞLIĞINDA BESLENMENİN ÖNEMİ

KALP VE DAMAR SAĞLIĞINDA BESLENMENİN ÖNEMİ

Sağlıklı bir diyet ve yaşam tarzı, kalpdamar hastalıklarıyla savaşmak için en önemli silahımızdır. Bununla birlikte, sağlıklı bir diyetin bileşenlerinin tanımı konusunda anlaşmazlıklar vardır. 

Bazı gıdalar  testi geçmiş ve diyet kılavuzlarına  kabul edilmiştir. Bu listede başlangıçta meyveler, sebzeler ve  kepekli tahıllar bulunurken, yakın zamanda  zeytinyağı, balık ve fındık gibi ürünler ilave edilmişlerdir. Bu makalemizde, günümüzün “sağlıklı” gıdaları (örneğin, meyve ve sebzeler) ve besinler (örneğin, lif, omega-3) ile ilgili en son kanıtların değerlendirilecektir.  Ayrıca  hakkında en fazla olumsuz konuşulan  gıdalar (yumurta, süt, et ve tuz) ile kalp damar hastalıkları  arasındaki ilişki   de değerlendirilecektir.

KALP VE DAMAR SAĞLIĞI AÇISINDAN FAYDALI GIDALAR

Meyve ve Sebzeler

Meyve ve sebzeler her zaman sağlığı geliştirici gıdalar olarak kabul edilir. Prospektif yapılan  çok sayıda çalışmada, meyve /sebze alımı ile koroner kalp hastalığı (KKH) ve inme riskinin azalttığı gösterilmiştir. Bu nedenle, mevcut diyet kılavuzları, meyve/sebze alımını günde 5 porsiyona çıkarmayı önermiştir.

Bununla birlikte, meyve/sebze alımındaki artış ile kan basıncında ve mikrovasküler fonksiyondaki iyileşmeler gösterilirken, plazma lipit seviyeleri, diyabetes mellitus (DM)  ve kilo alımı arasında  kesin ilişki netleşmemiştir.

İngilterede yapılan bir çalışmada, 2001-13 yılları arasında  65.226 kişinin yeme alışkanlıkları incelendi. Çalışmada, günde yaklaşık 7 porsiyon üzerinde meyve/sebze yemenin, kanser ve kalp hastalığı nedeniyle ölüm risklerini % 25-31 gibi önemli ölçüde azalttığı gösterildi. Bu araştırmada, meyve suyu tüketiminin önemli bir fayda sağlamadığı da gösterildi. Paradoksal olarak, konserve ve dondurulmuş meyvelerin ölüm riskini   % 17 artırdığı  gösterilmiştir. Sonuç olarak,  gözlemsel çalışmalarda, meyve ve sebze alımındaki artış ile sürekli bir risk azalması sağlandığı, en büyük faydanın ise meyveden ziyade sebze alımından kaynaklandığı  ve konserve veya dondurulmuş meyveleren uzak durulması  gerektiği gösterilmiştir.

Lifli besinler ve  kalp damar sağlığı

"Diyet lifi" terimi, yapısal ve fonksiyonel özellikleri büyük ölçüde değişebilen çok çeşitli molekülleri kapsar. Lifler çözünür  ve çözünmez  olarak sınıflandırılır. Çözünür lifler; selüloz, pektin, inulin, veya B-glukan gibi maddeler olup, midede hidrolize olmazlar, ancak bağırsak mikroflorası tarafından fermente edilirler.

Çözünür liflerin ana fizikokimyasal özellikleri; viskozite, jel oluşturma kapasitesi ve fermente edilebilirliktir. Viskozitenin artırılması, mide boşalmasını (tokluğu arttırır) ve geçiş süresini yavaşlatır. Glikoz ve insülin yanıtının stabilizasyonuna katkıda bulunur ve diyet kolesterolünün emilimini azaltır. Üçüncü önemli özellik ise fermantasyon olup, fiberi fermente edebilen kolonik bakteriler tarafından üretilen kısa zincirli yağ asitleri, HMG-CoA redüktazını inhibe ederek karaciğerdeki kolesterol sentezini azaltır. Böylece diyet lifi kandaki düşük yoğunluklu lipoprotein seviyelerini azaltmaya yardımcı olur.

Çözünmeyen lif alımıyla ilişkili ana fizyolojik etki ise, bağırsak geçiş süresinin azaltılmasıdır: hacim ve su tutma yetenekleri, dışkı kütlesinin artmasını teşvik eder ve bağırsak duvarlarının mekanik uyarımı nedeniyle gıdaların bağırsaktan hareketini kolaylaştırır. Bağırsaklardaki gerginlik tokluk hissini arttırır ve kalori alımının azalmasına katkıda bulunabilir. Ek olarak, bağırsak geçişinin hızlandırılması, bağırsak epiteliyle potansiyel kanserojen ajanlar arasındaki etkileşimi en aza indirerek  özellikle kolorektal kanser gelişme riskini azaltır.

Fermente edilebilir liflerin  mikrobiyal büyüme için bir substrat işlevinin yanısıra, bağırsak pH'ını değiştirerek laktobasil gibi faydalı bakterilerin büyümesini destekleyecek şekilde prebiyotik etkisi de bulunmaktadır. Bu mevcut mekanizmalardan dolayı, lif bakımından zengin diyetlerin  inme ve kadiyovasküler hastalık riskini azalttığı sonucuna varılmaktadır.   

Lifli yiyecekler;

  1. Brokoli
  2. Brüksel lahanası
  3. Kuşkonmaz
  4. Enginar
  5. Meşe palamutu
  6. Yeşil bezelye
  7. Şalgam yeşili
  8. Havurç
  9. Karnıbahar
  10. Meyveler
  11. Avakado
  12. Elma
  13. Çilek
  14. Muz
  15. Ahududu
  16. Badem
  17. Ceviz
  18. Fıstık
  19. Kuru fasülye
  20. Barbunya
  21. Mercimek
  22. Arpa
  23. Yulaf
  24. Mısır

 Yeşil Çay, Kahve ve Alkollü İçecekler

Yeşil çay binlerce yıldır sağlıklı bir içecek  olarak kabul edilmektedir. Çinliler  hayatı uzatabileceğine ve zihinsel işlevi geliştirebileceğine inanıyorlardı. Günümüzde, yeşil çay tüm dünyada tüketilmekte ve belirli kanser türlerinden bunamaya ve  obeziteye kadar çeşitli hastalık  riskini  azalttığı düşünülmektedir.  Kardiyovasküler hastalıklar ile ilgili olarak, düzenli olarak yeşil çay içmek, klinik olarak anlamlı olabilecek düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL) ve kan basıncındaki  azalmalar ile ilişkilendirilmiştir. Bununla birlikte,  yeşil çay alımının uzun vadeli etkilerini değerlendirmek için uzun süreli takiplere gereksinim vardır.

Şarap ve kahve de yeşil çaya benzer şekilde, kalp hastalıklarına karşı koruyucu bir   fitokimyasallar içeren içecektir. Son çalışmalar, bira ve özellikle kırmızı şarabın yüksek polifenol içeriği nedeniyle kardiyovasküler hastalık  riskinde azalma sağladığı  gösterilmiştir. Genel olarak,   orta derecede alkol alımı (örneğin günde 2 bardak şarap), yüksek yoğunluklu lipoprotein seviyelerinde (HDL:iyi kolestrol) önemli bir artışa ve kalp hastalığı  riskinde azalmaya neden olduğu gösterilmiştir. Ancak daha fazla miktarlardaki alkol alımı ise kardiyovasküler  hastalık riskini iki misli artırdığı da gösterilmiştir.

Kahve alımının faydalı etkileri ise  kafeine atfedilmektedir. Kahvenin kardiyovasküler hastalıklara  karşı koruyucu etkileri net değildir. Orta derecede kahve alımı (günde 2 ila 4 fincan) uzun süreli olumsuz etkiler göstermemiştir. Ancak, aşırı kafein tüketiminin hipertansiyona yol açtığı ve özellikle filtrelenmemiş kahvenin, serum düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL), toplam kolesterol ve trigliserit seviyelerinin yükseltilmesine katkıda bulunduğu iyi bilinmektedir. Önemli olarak, yukarıda belirtilen etkiler genetik etkilerden dolayı  kişilerarası farklılıklara tabidir.

Balık yağı

Geçmiş yıllarda, yağlı balıklar ve zeytinyağı da dahil olmak üzere diğer yağlar açısından zengin gıdalar  "sağlıksız gıdalar" listesinde yer alıyordu. Bununla birlikte, 1970'lerin başında yapılan araştırmalar, yağlı balıklardan elde edilen omega-3 yağları açısından zengin bir diyetin  özellikle kalp damar  sağlığına yararlı olduğunu öne sürüldü. Bu etkiler son 50 yılda binlerce çalışmada analiz edilmiş, sonuçları kapsamlı şekilde gözden geçirilmiş ve meta-analizler yayınlanmıştır.  

Randomize klinik çalışmalardan elde edilen bulgular (36.913 denek dahil n = 48 çalışma), ek omega-3 yağları alan kişilerde toplam mortalite veya kombine kardiyovasküler olay riskinde azalma olmadığı gösterilmiştir. Bu nedenle, omega-3'ün plazma trigliserit konsantrasyonları üzerindeki bilinen olumlu etkisine rağmen, diyet veya ek omega-3 yağlarının genel veya yüksek riskli popülasyonlarda toplam mortalite ve kardiyovasküler hadiseleri değiştirdiğini gösteren kesin bir kanıt yoktur.  

Kalp ve damar sağlığı açısından  risk teşkil ettiği düşünülen gıdalar

Kırmızı et, yumurta sarısı, yüksek yağlı süt ürünleri gibi doymuş yağlar ve kolesterolden  zengin gıdaların tüketimi  kalp damar hastalık riskini artırdığı kabul edilmektedir. Bu yargı bilimsel literatürde  yıllarca neredeyse hiç değişmedi.  Genel bilgi; doymuş yağlar  kan kolesterol seviyelerini arttırır;  kolesterol arterlerde birikir ve   hastalığa neden olur. Bununla birlikte, bu genel inanca rağmen, bu hipotez en yüksek bilimsel kanıt düzeyinde kanıtlanmamıştır.  Ancak yine de çalışmalar, belirtilen gıdaların  aterojenik (damar sertliğine yol açan) olarak bilinmesi ile  sonuçlanmıştır.  

Yumurta

Yumurtalar; proteinler, doymamış yağlar, yağda çözünen vitaminler, folat, kolin ve minerallerin   önemli bir kaynağıdır. Olumsuz bakış açısı, yumurtanın ortalama 200 mg kolesterol içerdiği gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Yumurta yazılı kayıtlarda  gösterildiği gibi binlerce yıl  arzu edilen bir yiyecek olarak kabul edilmesine rağmen, kaderi   son yıllarda değişmiştir. Hem Amerikan Kalp Derneği  beslenme kılavuzları, kan kolesterolünü düşürmek ve KKH riskini azaltmak için günlük diyet kolesterol alımının 300 mg'ın altında tutulmasını önermektedir. Yumurta tüketiminin doğrudan kalp-damar hastalığı riski ile ilişkili olduğunu gösteren sağlam bir bilimsel kanıt olmamasına rağmen,  sınırlı tüketimi önerilmektedir. Aksine, epidemiyolojik kanıtlar sürekli olarak günde 1 yumurta tüketiminin sağlıklı insanlarda KVH riski üzerinde olumsuz bir etkisi olmayacağını göstermiştir.  

Genel olarak, mevcut gözlemler yumurta tüketiminin genel popülasyonda   kardiyak mortalite riski ile ilişkili olmadığını, aksine hemorajik inme için bile koruyucu olabileceğini desteklemektedir. Buna karşılık, yumurta tüketimi genel popülasyonda tip 2 DM insidansında artış ve diyabetik hastalarda CVD komorbiditesi ile ilişkili olabilir. Yumurta tüketimi ile tip 2 DM arasındaki pozitif ilişki, özellikle dünya çapında tahmin edilen tip 2 DM'nin yaygınlığının artması bağlamında daha etkili araştırmayı gerektirmektedir.

Özetle, en güncel kanıt yumurtaların sağlıklı bir diyetin parçası olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, diğer yiyeceklerde olduğu gibi, aşırılıklardan kaçınmak sağlıklı bireyler için en makul tavsiye olabilir. Kanıtın, yumurta tüketimini sınırlayan mevcut kılavuzları desteklediği tip 2 DM'li bireyler için endişe devam etmektedir. Yumurta tüketiminin KVH ile ilgili zararları veya yararları ile ilgili    açıklama yapmak için iyi tasarlanmış randomize klinik çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Kırmızı et  

Kalp hastalıklarına yönelik diyetler,  doymuş yağ ve kolesterol içeriğinden dolayı et kısıtlamasını içerirler. Et tüketiminin KVH riski ile ilişkili olduğu düşüncesi, yağsız etlerin seçilmesini vurgulayan diyetler kılavuzlara yansımıştır. Et tüketimi ile kronik hastalık ve mortalite insidansı arasındaki ilişki, son yıllarda yüzlerce gözlemsel epidemiyolojik çalışmada değerlendirilmiştir. Bu veri zenginliğine rağmen, belirli et gruplarının  daha yüksek alımlarının veya tek tek etlerin bağımsız olarak hastalık riskine katkıda bulunup bulunmadığı  netlik kazanmamıştır. Bu tartışmaya diyet ve kronik hastalıkların gözlemsel çalışmalarındaki tutarsızlıklar ve belirsizlikler de eklenmiştir. Diyet eti,  KVH ve toplam mortalite arasındaki ilişkiye odaklanan birkaç  çalışma ve meta-analiz gerçekleştirilmiştir.    

Bu analizler, kırmızı et tüketimi ile toplam mortalite,  KVH ile ilişkili ölümler, iskemik inme ve tip 2 DM riski arasındaki ilişkiyi desteklemektedir. Bununla birlikte, bu ilişki birçok durumda taze kırmızı etten ziyade işlenmiş etlerin tüketilmesinden kaynaklanmıştır. Bu nedenle, bazı araştırmacılar gıda işlemede kullanılan koruyucuların zararlı etkileri tetikleyebileceğini öne sürmektedir.  Örneğin, işlenmiş gıdalarda bulunan yüksek sodyum ile ilişkili kan basıncı yükseltme etkileri, tuza duyarlı kişilerde daha yüksek riski açıklayabilir. Yeni kanıtlar, fosfatidilkolin, kolin ve L-karnitin dahil TMA (trimetilamin) içeren besinlerin kalp damar hastalıklarını tetiklediklerini düşündürmektedir. Bu yolun merkezinde yeralan TMA’nın bağırsak mikrobiyotasına bağımlı sentezi ve daha sonra TMA'nın TMAO'ya (trimetilamin-N-oksit)  dönüşümü vardır.  TMAO üretimi,  farelerde aterosklerozu, insanlarda ise önemli kardiyovasküler olaylarda artma riski ile ilişkilidir.   Genel bulgular,   klinik ve halk sağlığı rehberliğinin özellikle işlenmiş et tüketimini azaltmaya öncelik vermesi gerektiğini göstermektedir.

Süt ürünleri

Doğal formlarında, nispeten yüksek miktarda doymuş yağ ve kolesterol içerir. Bu nedenle, özellikle çocuklar ve ergenler için, on yıllar boyunca önerilen gıdalar arasında yeraldıktan sonra, kolestrol ile mücadeleye bağlı bakış açısı değişti.  Bununla birlikte, bu gıda grubunun nispeten kolay bir çıkış yolu vardı ve düşük yağlı süt ürünleri üretilmeye başladı. Bu ürünler, kendilerine özgü KVH yararları açısından ve daha geleneksel çeşitlere kıyasla değerlendirilmeleri için piyasada yeterince uzun zamandır yer almaktadır.

İlk olarak, tüm yağların aynı olmadığı ve bu nedenle yağların iyi (yani doymamış) ve kötü (doymuş) olarak sınıflandırıldığı anlaşıldı. Daha sonra, daha önce iyi olarak kabul edilen bazı yağların o kadar sağlıklı olamayacağı (yani omega-6 çoklu doymamış yağlar) ve tersine, bazı kötü yağların sağlıklı (yani sütlü gıdalardan doymuş yağlar) olabileceği anlaşıldı.

İkincisi, diyetteki doymuş yağların basit karbonhidratlarla değiştirilmesi, obezitenin artmasına ve bununla ilişkili sağlık sorunlarına neden olmuştur.  Doymuş yağlarla ilişkili olumsuz etkilerin bazıları, doymuş yağ asitleri dışındaki faktörlerden kaynaklandığı saptanmıştır.  Bu nedenle, son zamanlarda süt ürünleri ile KVH riski arasındaki ilişki birçok kez yeniden gözden geçirilmiştir.  Çok sayıda gözlemsel çalışmada  miktardan bağımsız süt ürünleri alımı   KVH ve inme riski arasında bir ilişki bulamadığını gösterilmiştir.  Doymuş yağın daha yüksek olduğu tam yağlı süt ve tereyağından oluşan bir diyetin, karbonhidratlar veya doymamış yağ asitleri ile karşılaştırıldığında düşük yoğunluklu lipoprotein-kolesterolü (LDL) artırdığı gösterilmiştir. Ancak  bu sonuçlarla birlikte  yüksek yoğunluklu lipoproteini artırabilirler (HDL). Bu nedenle toplam kolesterol / yüksek yoğunluklu lipoprotein-kolesterol oranını etkilemeyebilir veya hatta düşürebilirler. İlginç bir şekilde, peynir alımının, eşit süt yağı içeriğine sahip tereyağı ile karşılaştırıldığında düşük yoğunluklu lipoprotein-kolesterolü (LDL) düşürdüğünü göstermektedir.

Genel olarak, süt ürünleri tüketiminin KVH’lara karşı koruyucu olduğu veya herhangi bir yan etkisi olmadığı sonucuna varılabilir.  Çalışmalardaki son veriler az yağlı sütün hipertansiyonun önlenmesine katkıda bulunabileceği, inme ve KVH riskini azaltabileceği  desteklemektedir.

Kratzet ve ark., yüksek yağlı süt tüketimi ile metabolik sağlık arasında olumsuz    ilişki olmadığını rapor etmiştir. Yüksek yağlı süt alımı ile DM veya KVH insidansı arasındaki bağlantıyı araştıran çalışmaların sonuçları tutarsızdı.   Bu sonuçlar süt yağı veya yüksek yağlı süt içeren gıdalarının obezite veya kardiyometabolik riske katkıda bulunmadığını vurgulamaktadır.  Bazı araştırmacılar,   fazla süt ürünü tüketmenin   gelişmiş kemik sağlığı ve daha düşük kan basıncı, düşük KVH ve düşük tip 2 DM riski ile ilişkili olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Tuz

Daha düşük tuz alımıyla ilişkili kan basıncını düşürücü etkinin KVH riskini azalttığı fikri, sodyum alımının yaklaşık 5 g tuz / günden 2 g sodyum / gün  düşürülmesi önerisini desteklemek için   kullanılmıştır.  Bu kısıtlama, çoğu gelişmiş ülkede tuz tüketiminin yarı yarıya (veya daha fazla) azaltılması anlamına gelecektir. Bununla birlikte, bu öneri, atıştırmalıklar, işlenmiş gıdalar ve et tüketiminin artması nedeniyle son birkaç yılda gözlenen sodyum alımındaki artışı engellememiştir.  

Hipertansiyon, KVH gelişimine büyük katkıda bulunur. Bu nedenle yüksek tuz alımı ile yüksek sistolik kan basıncı arasındaki  ilişki, tuz tüketiminde azalma ile kardiyovasküler riskte azalma arasındaki bağlantıyı açıklar.  Ancak tuz alımında önerilen azalmanın hem normotansif hem de hipertansif katılımcılarda kardiyovasküler sağlık üzerindeki uzun vadeli etkisini değerlendirmek için ek araştırmalar gereklidir.

Sonuç olarak;

Her türlü işlenmeden tüketilen doğal besinin, ölçülü kullanıldığı taktirde kalp ve damar sağlığı açısından  risk teşkil etmediği kanısı oluşmuştur.  Ancak obezite ve kalp damar hastalıkları  gibi problemlerin diyetle önlenmesi gündeme gelmiştir.  Kalp damar hastalığı yönünden riskli bireyler için tavsiye edilen beslenme şekli   ise Akdeniz diyeti modelidir.  

Beslenmede  bir  sonraki adım, kişiselleştirilmiş beslenmedir.   Bu kavram nadir metabolik bozukluklara (yani fenilketonüri) uygulanmıştır.  Yeni genomik teknolojiler ile, nutrigenomik ve nutrigenetik alanların sağladığı  destek ile  kişiselleştirilmiş diyet ve yaşam tarzı oluşturulabilir.